Hayatta bazı işler vardır; yalnızca para kazanmak için yapılır. Bazı işler ise insanın içine işler, hayatının bir dönemine kokusunu bırakır.
Walde Handmade Chocolate, benim için böyle bir işti.
Her şey aslında çok basit bir soruyla başladı:
Belçika’da, İsviçre’de, Fransa’da birbirinden güzel çikolatalar üretilirken, neden bizim memleketimizde de aynı kalitede, aynı özenle hazırlanmış, insanın damağında ve hafızasında iz bırakan çikolatalar olmasındı?
Neden iyi bir çikolata yemek için yurt dışından kutular taşımamız gerekiyordu?
Biz de bu sorunun peşinden gittik.
Önce Reçeteler Vardı
İşe yalnızca iyi bir fikirle başlanıyor ama fikir tek başına ürün çıkarmaya yetmiyor. Hele konu çikolataysa hiç yetmiyor.
Aylarca araştırdık.
Avrupa’daki üretim yöntemlerini inceledik. Özel reçeteler aldık. Farklı kakao oranlarını, krema çeşitlerini, tereyağlarını, meyve pürelerini, dolgu tekniklerini ve çikolatanın doğru sıcaklıkta işlenmesini öğrendik.
Bazen bir reçetenin üzerinde günlerce çalıştık.
Bir gram fazla krema çikolatanın dokusunu değiştiriyordu. Birkaç derecelik sıcaklık farkı parlaklığını bozuyordu. İyi çikolatanın aceleyi sevmediğini, her aşamasında sabır istediğini yaşayarak öğrendik.
İlk reçete defterimiz bugün hâlâ elimizde.
Sayfalarının üzerinde çikolata lekeleri, kahve izleri ve aceleyle alınmış notlar var. Bazı tariflerin yanına:
“Biraz daha az şeker.”
Bazılarının üzerine:
“Tekrar denenecek.”
Birkaç tanesinin kenarına ise büyük harflerle:
“İŞTE BU!”
yazmışız.
Bence Walde’nin gerçek kuruluş belgesi herhangi bir şirket evrakı değil, o reçete defteridir.
Çünkü Walde önce bir marka olarak değil, bir lezzet arayışı olarak doğdu.
Küçücük Bir İmalathaneden
Başlangıçta çok büyük imkânlarımız yoktu.
Küçük bir üretim alanımız, birkaç çalışma tezgâhımız, sınırlı sayıda ekipmanımız ve büyük bir heyecanımız vardı.
İlk ürünleri neredeyse tek tek hazırlıyorduk. Her çikolata elde dolduruluyor, her süsleme ayrı ayrı yapılıyor, her kutu tek tek kontrol ediliyordu.
“Handmade” kelimesini yalnızca ambalajın üzerine yazmak istemedik.
Ürünün gerçekten el emeği olmasını istedik.
Kısa süre sonra çikolatanın yanına butik pastalar da eklendi. Doğum günleri, evlilik teklifleri, nişanlar, düğünler, yıl dönümleri ve şirket davetleri için özel ürünler hazırlamaya başladık.
Her siparişin kendine ait bir hikâyesi vardı.
Bir gün genç bir adam geldi. Hazırlayacağımız çikolata kutusunun içine küçük bir not koymamızı istedi. Kutunun nasıl hazırlanacağını defalarca konuştu. Çikolataların dizilişinden kurdelenin rengine kadar her ayrıntıyla ilgilendi.
Aylar sonra tekrar geldi.
Bu defa yalnız değildi. Yanında nişanlısı vardı.
Hazırladığımız kutunun, evlilik teklifinin bir parçası olduğunu o gün öğrendik. Daha sonra düğünleri için de ürün hazırladık. Yıllar sonra sosyal medyada çocuklarıyla paylaştıkları bir fotoğrafı gördüğümde istemsizce gülümsediğimi hatırlıyorum.
Bir başka müşterimiz, yıllardır konuşmadığı kız kardeşinin doğum gününe pasta göndermek istedi. Pastanın üzerine yalnızca:
“Çocukluğumuzdaki gibi…”
yazmamızı rica etti.
Sipariş teslim edildikten birkaç saat sonra telefon geldi. İki kardeşin yeniden konuşmaya başladığını öğrendik.
Bazen bir pasta yalnızca pasta değildir.
Bazen insanların söyleyemediği bir cümlenin yerine geçer.
Bir müşterimiz ise annesinin yıllar önce yaptığı bir pastayı tarif etti. Elinde reçete yoktu. Sadece tadını hatırlıyordu.
“İçinde portakal vardı ama çok baskın değildi. Çikolatası acıydı fakat insanın içini ısıtıyordu.” diyordu.
Günlerce denemeler yaptık. Sonunda hazırladığımız pastayı annesinin doğum gününe gönderdik. Sonradan bize şu mesajı yazdı:
“Annem ilk lokmayı aldıktan sonra bir süre konuşmadı. Sonra çocukluğumda yaptığı pastayı hatırladığını söyledi.”
İşte böyle zamanlarda ne sattığınızı yeniden düşünüyorsunuz.
Biz çikolata ve pasta üretiyorduk ama insanların evlerine yalnızca yiyecek göndermiyorduk.
Bir hatıra, bir özür, bir teşekkür, bazen de gecikmiş bir “Seni seviyorum” gönderiyorduk.
Sipariş Ekranının Durmadığı Günler
Walde zamanla İstanbul’da tanınmaya başladı.
Önce müşterilerimiz yakınlarına anlattı. Sonra sosyal medya devreye girdi. İnsanlar kutularımızı, pastalarımızı, çikolatalarımızı ve özellikle ürünlerin açılış anlarını paylaşmaya başladı.
Siparişler hızla arttı.
İstanbul’daki yemek sipariş platformlarında bazı dönemlerde sipariş rekorları kırdık. Ekranın durmadan yenilendiği, yeni bir sipariş hazırlanırken üç siparişin daha düştüğü günler yaşadık.
Mutfakta neredeyse nefes almadan çalışıyorduk.
Bir tarafta çikolata temperleniyor, diğer tarafta pasta süsleniyor, bir köşede kutular hazırlanıyor, kapıda kuryeler bekliyordu.
Bazen sistem bize yetişemiyordu.
Bazen biz sisteme yetişemiyorduk.
Gece yarısını geçen üretimler, sabahın ilk ışıklarına kadar devam eden paketlemeler oldu. Eve gidip birkaç saat uyuduktan sonra yeniden imalathaneye döndüğümüz günler yaşadık.
Ama ne kadar yoğun olursak olalım, hiçbir ürünün özensiz çıkmasına razı olmadık.
Çünkü müşteri için gelen sipariş, ekrandaki onlarca siparişten yalnızca biri değildi.
Belki çocuğunun doğum günüydü.
Belki evlilik yıl dönümüydü.
Belki uzun zamandır görmediği birine gönderdiği ilk hediyeydi.
Bizim yoğunluğumuz, müşterinin özel gününden daha önemli olamazdı.
Ürünlerin İsimleri Bile Markalaştı
Sosyal medyada gördüğümüz ilgi, tahmin ettiğimizin çok üzerine çıktı.
İnsanlar yalnızca ürünlerin tadını değil, görüntüsünü, ambalajını ve isimlerini de seviyordu.
Bir süre sonra bazı ürünlerimizin isimleri kendi başına tanınmaya başladı. Müşteriler uzun uzun tarif etmek yerine doğrudan ürünün adını söylüyordu.
Hatta başka yerlerde benzer ürünleri gördüklerinde bile bizim verdiğimiz isimlerle anmaya başlayanlar oldu.
Bir ürünün adının, ürünün kendisinden bağımsız biçimde insanların diline yerleşmesi bir marka için çok kıymetli bir şeydir.
Bu, reklamla kolay kolay satın alınabilecek bir şey değildir.
İnsanların ürünü sevmesi, hatırlaması ve kendi hayatının içine katması gerekir.
Walde’nin ürünleri zamanla yalnızca menüde duran kalemler olmaktan çıktı.
Doğum günlerinin, kahve sohbetlerinin, iş toplantılarının ve özel günlerin bir parçasına dönüştü.
İstanbul’dan Dünyaya
Hikâyenin bizi en çok heyecanlandıran taraflarından biri de Walde’nin İstanbul sınırlarını aşmasıydı.
Önce yurt dışında yaşayan birkaç müşterimizden talepler gelmeye başladı.
“Almanya’daki aileme gönderebilir misiniz?”
“Belçika’ya ulaştırmanız mümkün mü?”
“Finlandiya’ya göndersek bozulmadan gider mi?”
İlk başlarda birkaç kutuyla başlayan gönderiler, kısa süre içinde düzenli sevkiyatlara dönüştü.
Almanya’ya, Belçika’ya, Finlandiya’ya, Norveç’e ve Avrupa’nın başka ülkelerine ürün göndermeye başladık.
Ardından Amerika geldi.
Küçücük imalathanemizde hazırlanan çikolatalar ve pastalar İstanbul’dan çıkıyor; Berlin’de bir aile sofrasına, Brüksel’de bir doğum günü kutlamasına, Helsinki’de bir kahve masasına, Oslo’da bir yılbaşı davetine, Amerika’da ise binlerce kilometre uzaktaki bir dükkâna ya da eve ulaşıyordu.
Zamanla birkaç kutuluk gönderiler büyüdü.
Koliler, toplu siparişlere; toplu siparişler de paletler dolusu sevkiyatlara dönüştü.
Avrupa’ya ve Amerika’ya paletler dolusu ürün gönderdiğimiz dönemler oldu.
İmalathanenin ortasında yan yana dizilmiş kolileri gördüğümüzde bazen durup birbirimize bakıyorduk.
Çünkü o koliler yalnızca bir siparişi değil, küçük bir hayalin ne kadar büyüdüğünü gösteriyordu.
Bir zamanlar tek bir reçetenin kıvamını tutturmaya çalışırken, artık ürünlerin ülkeler ve kıtalar arasında yolculuk etmesini planlıyorduk.
Elbette bu iş dışarıdan göründüğü kadar kolay değildi.
Çikolata hassas bir üründür.
Sıcaktan etkilenir, soğuktan etkilenir, nemden etkilenir. Ürünün uzun bir yolculuk sonunda ilk günkü tadını, kokusunu ve dokusunu koruması gerekir.
Bunun için günlerce paketleme yöntemleri denedik.
Kutuları değiştirdik.
Koruyucu malzemeleri yeniledik.
Farklı mevsimler için farklı gönderim çözümleri geliştirdik.
Yolculuk süresini, gidilecek ülkenin hava şartlarını ve ürünün gümrükte bekleme ihtimalini bile hesaba kattık.
Her sevkiyat ayrı bir heyecandı.
Ürünlerin sağlam ulaştığına dair mesaj geldiğinde imalathanede küçük bir bayram havası yaşanıyordu.
Almanya’daki bir müşterimiz, annesine gönderdiği kutunun tesliminden sonra bize şöyle yazmıştı:
“Annem kutuyu açınca önce kokladı. Sonra ‘İstanbul gibi kokuyor.’ dedi.”
Finlandiya’da yaşayan bir aile, yeni evlerine gelen ilk misafirlerine Walde çikolataları ikram etmişti. Bir süre sonra arkadaşlarının bu ürünleri “Türkiye’den gelen Belçika çikolatası” diye sormaya başladığını anlattılar.
Belçika’dan gelen bir mesaj ise bizim için ayrıca anlamlıydı.
Çünkü Belçika, çikolatanın dünyadaki en güçlü merkezlerinden biriydi. Orada yaşayan bir müşterimiz:
“Buradaki butik çikolatacılarda bulduğum kaliteyi Türkiye’den gelen bu kutuda da buldum.”
diye yazmıştı.
İşe başlarken sorduğumuz sorunun cevabı biraz da buydu.
“Belçika’da bu kadar güzel çikolatalar varken neden bizim memleketimizde de olmasın?” demiştik.
Yıllar sonra Belçika’daki bir müşteriden böyle bir mesaj almak, bizim için satış rakamlarından daha değerliydi.
Amerika’ya yapılan gönderiler ise başlı başına bir maceraydı.
Binlerce kilometrelik yolculuğun ardından ürünlerin sağlam ulaştığını görmek, Walde’nin artık yalnızca yerel bir marka olmadığını hissettiriyordu.
Biz İstanbul’da üretim yapıyorduk ama ürünlerimiz Avrupa’da ve Amerika’da insanların sofralarına misafir oluyordu.
Belki de en güzeli buydu.
Bir kutunun içine yalnızca çikolata koymuyorduk.
Biraz İstanbul, biraz memleket, biraz da bizim emeğimizi koyuyorduk.
Küçük İmalathane Büyürken
Siparişlerin artmasıyla birlikte küçücük üretim alanımız artık yetmemeye başladı.
Yeni makineler aldık.
Yeni çalışma tezgâhları kurduk.
Üretim alanını büyüttük.
Ekibimize yeni insanlar katıldı.
Başlangıçta birkaç kişinin omuzladığı iş, zamanla kalabalık bir ekibin ortak emeğine dönüştü.
Walde’de yalnızca ürün üretmedik.
Ustalar da yetiştirdik.
İşe ilk başladığında çikolataya dokunmaya çekinen gençlerin zaman içinde temperleme yapan, reçete geliştiren, pasta tasarlayan ustalara dönüşmesini izledik.
Bu benim için işin en kıymetli taraflarından biriydi.
Bir işletmenin büyüklüğü yalnızca metrekaresiyle, cirosuyla ya da çalışan sayısıyla ölçülmez.
Arkasında kaç insan yetiştirdiğiyle de ölçülür.
Birlikte yüzlerce kilo çikolata işledik.
Binlerce pasta hazırladık.
Sayısını artık hatırlayamadığım kadar çok kutu kapattık.
Yorulduk.
Tartıştık.
Hatalar yaptık.
Sonra o hataları düzelttik.
Yeni reçeteler geliştirdik.
Bazen bir ürünün başında çocuklar gibi sevindik. Bazen bütün gün süren çalışmayı beğenmeyip en baştan başladık.
Kolay değildi.
Ama güzel bir yorgunluktu.
İnsanın ortaya çıkan ürüne baktığında bütün yorgunluğunu unuttuğu türden.
Kaliteden Vazgeçmemek
Ne yazık ki hayat yalnızca emekle, iyi niyetle ve güzel ürün yapmakla yürümüyor.
Zaman içinde maliyetler yükselmeye başladı.
Kakao, çikolata, krema, tereyağı ve meyve gibi temel hammaddelerin fiyatları hızla arttı. İthal ürünlerin maliyeti dövizle birlikte yükseliyordu.
Buna kira, enerji, paketleme, lojistik ve personel giderleri eklendi.
Her yeni ay, bir önceki aydan daha zor hale geliyordu.
Elbette maliyetleri azaltmanın yolları vardı.
Daha ucuz çikolata kullanabilirdik.
Gerçek çikolata yerine bileşik ürünlere geçebilirdik.
Tereyağından, kremadan ya da meyve kalitesinden taviz verebilirdik.
Porsiyonları küçültebilir, reçeteleri değiştirebilir, ambalajları sadeleştirebilirdik.
Muhtemelen bir süre daha devam ederdik.
Belki kâğıt üzerinde daha kârlı bile görünürdük.
Ama o zaman ortaya çıkan ürün Walde olmazdı.
Biz Walde’yi yalnızca üzerinde bir isim yazan kutular satmak için kurmamıştık.
İnsanlar o kutuyu açtıklarında belirli bir kaliteyle karşılaşacaklarını biliyorlardı.
Bu güveni bozmak istemedik.
Belki ticari bakımdan daha sert, daha hesaplı ve daha acımasız davranmalıydık.
Fakat bazı çizgiler vardır.
O çizgiyi geçtiğinizde işletme yaşamaya devam eder ama kurduğunuz şeyin ruhu ölür.
Biz o çizgiyi geçmedik.
Reçete Defterini Kapatmak
Sonunda zor bir karar verdik.
Üretime ara verdik.
Büyük bir veda kampanyası yapmadık.
Dramatik açıklamalar yayımlamadık.
Sadece bir gün makineler sustu.
Tezgâhlar toplandı.
Son kutular kapatıldı.
Kapı kilitlendi.
Ve reçete defteri kapandı.
O gün insanın kendi kurduğu bir yerden ayrılmasının ne kadar tuhaf bir duygu olduğunu öğrendim.
Bir tarafta büyük bir yorgunluk vardı.
Diğer tarafta yılların emeği, güzel hatıralar ve “Biraz daha dayanabilir miydik?” sorusu…
Fakat bazen vazgeçmekle ara vermek arasında ince bir fark vardır.
Biz Walde’den vazgeçmedik.
Sadece ara verdik.
Reçete defterimizi atmadık.
Notlarımızı kaybetmedik.
Ürün isimlerini, ambalaj örneklerini ve eski fotoğrafları sakladık.
Çünkü insan bazı işleri kapatırken bile içinde küçük bir ihtimali koruyor.
“Belki bir gün…”
Geriye Ne Kaldı?
Bugün Walde’ye dönüp baktığımda aklıma ilk olarak satış rakamları gelmiyor.
İstanbul’daki sipariş rekorları da gelmiyor.
Avrupa’ya ve Amerika’ya gönderdiğimiz paletler dolusu ürün de tek başına hikâyeyi anlatmaya yetmiyor.
Aklıma daha çok küçük şeyler geliyor.
Kutuların içine yazılan notlar…
Gece yarısı mutfakta içilen çaylar…
Yeni bir reçete tuttuğunda yaşadığımız sevinç…
Siparişini teslim alan bir müşterinin gönderdiği teşekkür mesajı…
Çikolata bulaşmış önlükler…
Sabaha karşı kapanan ışıklar…
Bir ustanın ilk defa tek başına hazırladığı ürüne gururla bakışı…
Walde bana çok şey öğretti.
İyi ürün üretmenin yalnızca iyi malzeme kullanmak olmadığını öğrendim.
Disiplin, sabır, tekrar ve ayrıntı istediğini gördüm.
Marka kurmanın yalnızca isim, logo ve reklamdan ibaret olmadığını anladım.
Gerçek bir marka, insanların zihninde ve hatıralarında yer etmeye başladığında doğuyor.
Bir de şunu öğrendim:
Her güzel iş sonsuza kadar sürmek zorunda değil.
Bazı işler hayatımıza gelir, bize bir şey öğretir, bizi değiştirir ve sonra sessizce bir kenara çekilir.
Ama geride bıraktığı tecrübe kaybolmaz.
Belki bir gün o eski reçete defteri yeniden açılır.
Belki imalathanenin içi tekrar kakao kokar.
Belki temperleme makinelerinin sesi yeniden duyulur.
Belki eski ürünlerden bazıları yeni kutuların içinde tekrar insanların sofralarına gider.
Olur mu, bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Bazı hikâyeler bitmez.
Yalnızca bir süreliğine ara verir.
